Siyaset

Şirin: “Türkiye Demokratik Hukuk Devleti Anlayışından Uzaklaştı”

Şirin: “Türkiye Demokratik Hukuk Devleti Anlayışından Uzaklaştı”

İYİ Parti Kocaeli İl Başkanı Kamil Şirin, 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılı öncesinde yaptığı açıklamada, “mevcut yönetim sistemiyle bu ülke daha fazla hukuksuzluk ve keyfilik ile terbiye edilemez” dedi.– kocaelitime

Şirin, basın açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Bugün 6 Temmuz. Tam dokuz gün sonra 15 Temmuz kalkışmasının onuncu yılı dolmuş olacak.

Bu sebeple ben öncelikle 15 Temmuz kalkışmasını ve bu kalkışma münasebetiyle de bu casusluk ve terör yapısının, emperyalizmin derin çıkarlarına hizmet ederek bugün yaşadığımız sistem zaafiyetlerinin oluşumuna ve yapısal sorunların derinleşmesine nasıl etken olduklarını ortaya koymak; siyasal iktidarı ve Kocaeli’ndeki temsilcilerini tekrardan demokratik hukuk devletine dönüşümü gerçekleştirmesi yolunda uyarmak istiyoruz.

Bir derin gladyo faaliyeti olarak projelendirilen ve zaman içerisinde güçlendirilen Fetullahçı yapılanmanın emperyalizme son ve esasında en büyük hizmeti, 15 Temmuz kalkışmasıdır.

Zira bu kalkışma sonrası Türkiye’de demokrasi askıya alınmış, OHAL ilan edilmiş ve bu OHAL koşullarında anayasa değişikliğine gidilmiştir. Anayasal sistem, keyfilik çizgisindeki sözde bir başkanlık sistemine evrilmiş ve ne yazık ki bu referandum; mühürsüz oyların geçerli sayıldığı, yani hariçten getirilen oyların geçerli hale getirildiği bir seçim ile kabul edilmiştir.

Bakınız, bugün yaşanılan butlan davası, kaldırılan dokunulmazlıklar, tutuklanan yüzlerce muhalif siyasetçi, özellikle ulusal basının tamamına yakınının hükümetin yayın organına dönüşmesi, tüm muhalif belediye başkanlarının siyasal iktidara biat etmeye zorlanması gibi demokrasi kültürümüzü tahrip eden tüm bu durumlar hep tek adam anayasasından kaynaklanmaktadır.

Yargıyı Cumhurbaşkanının emrine veren, TBMM’yi adeta bir tatil köyüne çeviren, vekillere seçildikleri kentin halkını temsil ettiklerini unutturan ve özellikle iktidar vekillerini Cumhurbaşkanının vesayeti altına koyan bu sistemi bugün yaşıyorsak, bunun temel dinamiği 15 Temmuz kalkışmasıdır.

15 Temmuz hepimize kurulan tuzaktır. Başta siyasal iktidara, evet; doğru. Ama aslında bir bütün millete kurulan bir tuzaktır.

Zira siyasal iktidar, tekrar böylesi bir darbe teşebbüsü yaşamamak ve olağan bir iktidar değişikliği durumunda ise karşılaşacakları dava tehditlerinden korunma adına bugün yaşamak zorunda kaldığımız bu Türk usulü başkanlık sistemini ihya etmiş; yaşatmaya çalıştığımız zayıf demokrasi kültürümüz tamamıyla korumasız hale gelivermiştir.

Türkiye, 1950 yılından 2016 yılına kadar, darbe sonrası dönemlerde dahi seçme ve seçilme hakkının çok az ihlallere konu olduğu; kısacası bu hakkın korunduğu bir ülke idi.

Oysa bugün, 15 Temmuz sonrası koşullarında oluşturulan parti devletinde seçim öncesi devlet mekanizması iktidardaki partiye sınırsız hizmet vermekte, iktidar partisi tüm devlet imkânlarını hoyratça kullanmaktadır. Muhalifler baskı, tehdit ve saldırılar ile korkutulmaya ve sindirilmeye çalışılmaktadır.

Halkın tepkilerinin ve kanaatlerinin yönetilebilmesi adına sürekli olarak iftira niteliğinde söylemler üretilmektedir. Ülke basınının yüzde 98’i kontrol altına alınarak hiç olmayacak vaatler ve aslı astarı olmayan korkutmalar ile kazanılan bu seçimlerin sonrasında ise seçimde konuşulan ve vaat edilenlerin tam tersi bir politika çok rahatlıkla izlenebilmekte ve siyasal iktidar kendisini kendi sözüyle bağlı görmemektedir.

Toplumun değer yargılarını rencide edebilecek bir biçimde, toplum mühendisliği ile yine yeniden siyasal iktidarın sonsuza kadar devam edebilmesi için hemen her tuşa basılabilmektedir.

Bir seçimin kazanılmasına bağlı olarak beş yıl boyunca hiçbir sınırlamaya tabi olmayan bu hoyratlığa artık bu ülke daha fazla katlanamaz. Bu ülke daha fazla hukuksuzluk ve keyfilik ile terbiye edilemez.

15 Temmuz’da bir refleks ve makul bir savunma ve korunma çabası olarak başlayan hukuku ve demokrasiyi yok sayma alışkanlığı, o günün koşullarında ehvenişer olarak kabullenilmiş ise de bugün artık tahammül edilebilir bir yük değildir.

Bugün, 15 Temmuz sonrası oluşturulan bu baskıcı sistemden yorulan Türk milleti; uğranılan haksızlıklara, katlanılan hukuksuzluklara ve ülkenin sürüklenmek istendiği merhametsiz monarşi çöplüğüne ortaklaşa bir itiraz koymak için 27 Haziran’da Tandoğan’da Türk bayrağı açmıştır.

Ülkenin dört bir yanından gelen vatandaşlarımızın oluşturduğu tablo, Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun ‘Bayrak açıyorum’ çağrısının toplumda güçlü bir karşılık bulduğunu göstermiştir.

Tandoğan’da toplanan 180 bin kişi ve ekranları başında izleyen milyonlar, bu asil milletin asla teslim alınmayacağını tüm dünyaya en medeni şekilde göstermiştir.

Kısacası Tandoğan bir miting değil, bir iradedir.

Tandoğan’da yükselen ses; haksızlığa, hukuksuzluğa, keyfiliğe ve özellikle Türksüzleştirmeye karşı sessiz ama büyük bir itirazdır.

27 Haziran mitingimizin ulusal bir hat ve bir birlik oluşturduğunu ve hedeflenen amacın tam olarak elde edildiğini o gün meydanda gördüğümüz gibi, bugünlerde de ulus devlet yapımızı hedefleyen saray kullarının yakınmalarından anlayabilmekteyiz.

27 Haziran’da ve 28 Haziran’da yapılan dört PKK mitingine duyarsız kalan devletin karar mekanizmalarındaki bazı siyasetçi eskisi taze bürokratlar basına yansıyan demeçlerinde, ‘Bayrak mitingi yapanlar bilsinler ki bu mücadeleyle biz 40 yıl kaybettik, 40 yıl daha niye kaybedelim?’ şeklinde açıklamalar yaptılar.

Bu açıklamayı yapan şahsın, devletin ve topyekûn milletin terör belasıyla 40 yıl boyunca mücadele ettiğini ve bu mücadeleye rağmen asla toplumsal tabanda bir Türk-Kürt ayrımı yaratılmasına izin vermediğini anlayamamış olduğunu üzülerek gözlemledik.

Bu şahsın, 40 yıl boyunca yapılan mücadeleyi ve toprağa koyduğumuz 50 bin şehidi dile getirilmeye gerek olmayan, değersiz durumlar ve zaman kaybından ibaret zannetmesi; bugün ülkenin kimlerin elinde idare edildiğini gösteren basit bir örnektir.

Elbette ki toplumsal vicdan ve müşterek akıl, devlete çöken bu bezirgân anlayışı genel seçimlerde cezalandıracaktır.

Artık hemen hepimizin gördüğü üzere siyasal iktidar Türkiye’yi kendi planlamaları istikametinde değiştirmek, başkalaştırmak istiyor.

Uzun yıllardır devam ettirilen bu faaliyetler neticesinde Türkiye’de de bir şeyler değişiyor. Ama biz inanıyoruz ki değişim, milletin selameti istikametinde keskin bir iktidar değişikliği şeklinde cereyan edecektir.

Milletin değerlerinin, evlatlarımızın millet uğruna akıttığı kanın ayaklar altına alındığı bu sürecin ve bu sürecin yürütücülerinin tarihin esefle anılan sayfalarında yer alacağına; daha demokrat, daha hür, daha fazla üreten ve adaletle yönetilen Türkiye’nin inşa edileceği günlerin başlangıcında olduğumuza inanıyoruz.

İYİ Parti olarak bu onurlu sürecin ana taşıyıcısı cesur koruyucusu olma mecburiyetimiz vardır. Kocaeli özelinde de bu onurlu görev bizim sorumluluğumuzdadır, Türkiye genelinde de.

Ana muhalefet artık İYİ Parti’dir.
Bugün ana muhalefet,
Yarın iktidar.”

Başa dön tuşu